İçeriğe geç

Varoluşçuluk

“… İnsan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak, yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz hep açıktır.”
J. P. Sartre

Varoluşçuluk nedir? Şimdiye kadar bu soruya çeşitli cevaplar verildi ancak birçoğu varoluşçuluğu tanımlayan açıklamalar değil. Birçok filozofun bu soruya verdiği yanıt aslında bu öğretinin sadece bir yönüne değinmekten öte geçmedi. Örnek vermek gerekirse, varoluşçuluk Lukacs’a göre idealizm, Hamelin’e göre bulantı, Wahl’a göre başkaldırıştır. Varoluşçuluğun kökeni hakkında da görüş ayrılıkları mevcut. Tillich için Emmanuel Mounier’ye göre varoluşçuluğun kökeni Sokrates’e, Stoacılara, Aziz Augistin’e kadar dayanır. Tillich için ise bu felsefenin ortaya çıkışı makineciliğe dayanır. Bu örnekler çeşitlendirilebilir. Lakin bu felsefenin yerleşikleşmesi ve özellikle Avrupa’da yaygınlaşma süreci Kierkegaard ile başlar.

Bu öğretinin genel bir tanımı olmasa da ana hatları ile açıklamaya çalışacağım. Varoluşçuluk kendi içinde iki kampa, teist (veya hristiyan) ve ateist olarak ayrılır. Bu iki farklı fraksiyonun ortak noktası yok mudur diye sorarsanız vardır diyebilirim ve bu ortak nokta aslında varoluşçuluğun çıkış noktası, temel öğretisidir. Bu öğreti tek cümle ile şöyle özetlenebilir: “İnsanın varoluşu özden önce gelir.” Bu kısmı biraz daha detaylı olarak açıklayayım: Her kavramın bir özü vardır. Öz, felsefede bir nesnenin varlığından bağımsız olarak var olan doğasını ifade eder. Bu bağlamda öz aslında bir varlığın yapısını kuran şeydir. Özellikle 18. yüzyıl öncesinde birçok filozof önce özün sonra varoluşun geldiğini düşünürdü. Örneğin elmalar bir elma ideasına göre yetişir, meyve verir, kırmızı, yeşil vs. şekilde renklenirdi. Bir kedi ancak kedi olma özüne uyarak kedi olurdu. Aslında bu düşüncenin kökeni dinlere dayanır ve bu düşüncede öz, varoluştan önce gelir. Açıklaması ise gayet basittir. Bir tablo düşünün, bu tabloyu bir kavramdan, olaydan, manzaradan veya basit bir nesneden esinlenen bir ressam yapmıştır. Ressam, resmi çizerken hem ilham aldığı kavrama hem de resmi çizmek için bir tekniğe başvurur. Sonuç olarak hem belli bir kavrama göre hem de belli bir tekniğe göre şekillenen bir eser çıkar ortaya. Görüldüğü gibi, resmin özü onun varlaşmasından öncedir. Bu durumda teist olan birisi, Tanrı’nın insanı kendindeki insan düşüncesine göre var ettiğine inanırdı. Bir diğer taraftan nonteist bireyler ise şu görüşü benimserlerdi: “Nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur.” Yine 18. yüzyılda şöyle bir düşünce egemendi: “Bütün insanlara has ortak bir öz vardır; bu değişmez öz, insan doğasıdır.” (Yanlış anlaşılmalardan kaçınmak için bahsedilen insan doğası kavramının modern psikolojinin ortaya çıkışı ile bulunan kavramlarla alakalı olmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.) Varoluşçuluk ise bu belirtilenlerin tam aksini, yalnızca insanda varoluşun özden önce geldiğini söyler. Bu şu anlama gelir: İlk insan vardır, ondan sonra bir şekilde insan kendi özünü ortaya çıkarır. Bu durumu Sartre’ın şu sözleri daha iyi açıklıyor: “Varoluşçuya göre insan daha önce tanımlanamaz, belirlenemez; hiçbir şey değildir o zaman. Ancak sonradan bir şey olacaktır ve kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Kavrayacak, tasarlayacak bir tanrı olmayınca, insan doğası diye bir şey olmaz bu durumda. İnsan yalnızca kendini anladığı gibi değil, olmak istediği gibidir de.” Burda anlatılmak istenen elbette sadece insanın bu biricik farklılığından dolayı özel olduğu değil. İnsanın varoluşu özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur. Anlattığım bu öğretinin ilk işi, varlığımızın sorumluluğunu hayatımıza dahil etmek ve bu yükü omuzlarımıza yüklettirmektir. Ne var ki insan aslında yalnızca kendinden sorumlu değil tüm insanlardan da sorumludur. Neden mi? İnsan, özünü oluştururken kendi kendini seçer. Ama bu seçim tikel değildir. Bireyin kendini seçmesi öbür insanları da seçmesi demektir. Ne olmak istediğimizi tasarlarken, herkesin nasıl olmak gerektiğini de tasarlarız. Biz tasarımımıza göre varlaştıkça kendi tasarımız dönemimiz için bir geçerlilik ve değer kazanır. Böylece üstlendiğimiz sorumluluk tikel olmaktan çıkıp insanlığa dair bir sorumluluk olur.

Bu yazılanlar varoluşçuluğun sadece belli başlı sonuçlarıdır. Nitekim varoluşçuluk değindiği konular ve başlıklarla aslında çok daha geniş bir konudur ama hala tanımlanmamıştır. Çünkü varoluşçuluğa kucak açıp değişikliğe uğramayan bir felsefe yoktur. Varoluşçu olan birçok filozof arasında ortaklaşa kabul görmüş bir ilkeler topluluğu yoktur. Nitekim bu öğretinin bazı öğretilerin aksine bir dizi iyi tanımlanmış yöntemler topluluğu da yoktur. Yine de bu akım bir çağın problemlerine değinmiş, bir çağın filozoflarını derinden etkilemiş ve felsefe açısından çok değerli eserlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Nietzsche, Sartre, Camus, Heidegger gibi birçok isim yaşadıkları çağın problemlerine, bazıları bunun bilincinde olmasa bile varoluşçu perspektiften yaklaşıp çözümler üretmiş ve tarihe isimlerini böyle kazımışlardır. Varoluşçuluk bir kalıba sığdırılamaz, belli başlı öğretiler bütünü olarak da ifade edilemez. Bunların ötesinde; belli bir düşünme biçimini, düşünsel bir akımı ifade eder.•