Kaygı, kişinin dış dünyasından veya iç dünyasından gelen bir uyaranla karşılaştığında yaşadığı olumlu ya da olumsuz bedensel, duygusal ve zihinsel tepkilerdir. Bir başka deyişle kişinin karşılaştığı durum ve olaylar karşısında duyduğu ve engellemekte zorluk çektiği aşırı endişe ve uyarılmışlık halidir.
“Kaygı”yı son zamanlarda hepimiz yaşıyoruz ve onun varlığını inkâr edemeyiz. Peki, kaygı engellenebilecek veya yok edilebilecek bir duygu mudur yoksa topluma yerleşmiş bir durum mudur? Özellikle üç seneyi aşkın zamandır yaşadığımız ve son dönemlerde iyice açığa çıkan, kendini insanları sindirmek üzerinden var eden dikta rejiminden, alenen uygulanan ve sınır tanımayan baskılardan sonra topluma yerleşmiş bir durumdur diyebiliriz.

Kaygı kelimesini duyunca doğal olarak aklımıza hemen olumsuz olaylar, olgular gelir ama aslında kaygıyı çekebileceğimiz olumlu ve olumsuz olmak üzere iki uç vardır: Kaygı, bazen elimizi ayağımızı bağlayan, umudumuzu körelten ve hatta umudu tamamen yok edebilen; bazense bir uyaran görevinde, bizi “bir şeyler yapmaya” yönlendiren bir durumdur. İnsanlığı sindirmek için her türlü baskının kullanıldığı bu dönemde umutsuzluğa yenik mi düşeceğiz yoksa kendimize bir yol mu açacağız? İhtiyacımız olan ve aynı zamanda zorunda olduğumuz seçenek, kaygı durumundan umut, üretkenlik ve dinamizm çıkarabilmek, kaygıyı kullanarak umudumuzu körüklemektir. Madem bu dönemde kaygı durumundan kurtuluşumuz yok, o zaman onu kendi lehimize çevireceğiz.
Bu noktada, her kesimden insan elini taşın altına koymak zorunda diye düşünüyoruz, beklediğimiz kitleyi göremeyince de umutsuzluğa kapılıyoruz. Oysaki herkes kendi seçimlerinden sorumludur ve sorumluluk almak bir gerekliliktir ama bir zorunluluk değildir. Bu yüzden hayal kırıklıklarıyla zaman harcamak yerine insanların sorumluluk bilinçlerini geliştirmeye çalışmamız ve buna sahip olan insanlarla yolumuza devam etmemiz gerekiyor. Prof. Dr. Cengiz Güleç “özgürlük ve sorumluluk bilinci”ni şöyle anlatıyor: “Yaşamını kendi iradesiyle yaptığı seçimlerle gerçekleştirme ve bu yolla yaşamına anlam katma bir tek insanoğluna ait bir olanaktır. Kişi kendi yaptıklarından sorumludur. Seçimlerimiz bize aittir. Herhangi bir yaşamsal durumu sürdüren, iyileştiren, olumsuz kılan ya da bitiren insanın bizatihi kendisidir. Çektiğimiz acıların ve sevinçlerin, başarı ya da başarısızlıklarımızın sorumluluğu da bize aittir.”
Evet, çoğu insan bu dönemde bir şeyler yapmaya çalışmanın akıl kârı olmadığını düşünüyor, korkuyor, siniyor; tam da yaptırılmak istenen şeyi, kaygılarının esiri olmayı, kendi iradesiyle yerine getiriyor. İşte sorumluluk bilinci de tam bu noktada devreye giriyor. Sorumluluk bilincine sahip olan insan, kararlıdır, yaptıklarının, söylediklerinin, fikirlerinin her zaman arkasındadır ve üzerine aldığı her şeyden hesap verebilecek durumdadır, değerli olan da budur. Yapmamız gereken kaygılarımız yokmuş gibi davranmak değil, onun varlığını unutmadan bir yol çizebilmek ve asla umudumuzu yitirmemektir. Artık bir karar vermemiz gerekiyor: Kaygılarımıza rağmen elimizi taşın altına koyacak mıyız, yoksa o taşın büyüyüp bizi ezmesine izin mi vereceğiz?
