Doç. Dr. G. Emre Gürcanlı ile İş Güvenliği ve İşçi Cinayetleri Üzerine

Mayıs ayı işçi bayramı ile başlıyor, 13 Mayıs 2014’te SOMA’da 301 madencinin iş cinayetine kurban gitmesinin yıl dönümüyle devam ediyor. Bizler de dergi ekibi olarak İnşaat Fakültesi’nden İş Güvenliği alanında uzmanlaşmış olan Doç. Dr. Emre Gürcanlı hocamızla 28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü’nde bunları konuşmak üzere bir röportaj gerçekleştirdik. İTÜ’deki tüm sıra arkadaşlarımızın ilgisine sunuyoruz.

Merhaba hocam, bugün 28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü, bize bu günün tarihçesinden bahsedebilir misiniz?
Aslında oldukça eski bir geçmişi var. İlk olarak Kanada’da 1914 yılında sermayedarların iş kazalarındaki sorumluluğu hukuken tescil ediliyor. Kanada Kamu Çalışanları Sendikası inisiyatif kullanarak önce sendika bazında 1984’ten başlayarak 28 Nisan’ı “İş Kazalarında Hayatını Kaybedenleri Anma Günü” olarak kutlamaya başlıyor. Bir yıl sonra ise Kanada Sendikalar Konfederasyonu tek taraflı olarak “Ulusal Yas Günü” ilan ediyor. 1991’de yine Kanada 28 Nisan’ı “Resmi Yas Günü” ilan ediyor. Ardından 1989 yılında ABD, 1992 yılında ise İngiltere izliyor. Genel olarak 1990’larla birlikte dünya çapında işçi sendikaları işyerlerinde ölen, yaralanan, hastalanan işçileri anma amacıyla 28 Nisan tarihinde eylem ve etkinlikler düzenlemeye başlıyorlar. 2001 yılında ise Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü olarak ilan edilmiş ve özellikle 2003 yılından itibaren dünyada çeşitli etkinliklerle anılan bir gün haline gelmiş.

Medyada işçi ölümlerini genel olarak “iş kazası” olarak duyuyoruz, ama gerek sendikalar, gerek demokratik kitle örgütleri, kimi zaman siyasetçiler hatta bürokratlar gerekse de bu konuyla ilgili çalışan pek çok kişi, ki bunlar arasında bizzat piyasada çalışan mühendis ve mimarlar da var, “iş cinayeti” olarak adlandırıyor, bu konuda bize ne söylemek istersiniz?
“İş kazası” denen şey, belirsiz şans eseri olaylar silsilesi değildir. Gayet bilinen, tahmin edilebilen, hatta çoğu zaman kesin denen olayların sonucudur. Ayrıca vurgulanması gereken bir başka husus ise genel olarak kaza ile “iş kazası” kavramını birbirinden ayırarak tartışmak gerektiğidir. Zira, “iş kazası” belli bir hedefe dönük olarak organiza olmuş (bir iş örgütlenmesi içinde) ve aynı zamanda o işin yapılması için toplumsal örgütlenme boyutunun da etkisiyle gerçekleşen olaylar zinciridir. Başı sonu bilinen bir süreç vardır. Çok nadir istisnalar dışında önceden tahmin edilememesi mümkün değildir. Dolayısıyla ortada cidden Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” öyküsünde olduğu gibi işleneceğini herkesin bildiği, tahmin ettiği bir cinayet vardır.

İTÜ’de 2014 yaz aylarında Elektronik Fakültesi ek binasının yapımı sırasında inşaatta bir işçi hayatını kaybetmişti, olay kaza denilerek hızlıca ve sessizce kapandı ve biz de dahil olmak üzere İTÜ kamuoyu konu hakkında yeterince bilgilendirilmedi ve haber alamadı. Olay hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz?
Bu konuda İTÜDER olarak da bir açıklama yapıp kamuoyunu zamanında bilgilendirmiştir. Bir kazı sırasında gerçekleşen “kaza” sonucunda Melik Yalçın isimli bir işçi göçük altında kalarak yaşamını yitirmişti. Göçük Ataçlar İnşaat tarafından gerçekleştirilmekte olan İTÜ Maslak Kampüsü Elektrik-Elektronik Fakültesi Laboratuvar Ek Blok ve Cephe Kaplama İnşaatı sırasında yaşanmıştı.

Bir öğrencimizin çektiği fotoğraflardan ve bir dernek üyemizin, olay sonrası kazı mahallindeki gözlemlerinden çok açık bir şekilde tekniğe tamamen aykırı bir kazı yapıldığı anlaşılmıştı. Kazazedenin kepçe ile çıkarıldığı iddiaları ise olayın vahametini gözler önüne sermişti. Söz konusu olayda,
• şevli kazı yapılmamış veya uygun iksa sistemleri kurulmamış,
• kazı toprağı kazı kenarından uzaklığa istiflenmemiş,
• kazı sahasına iniş ve çıkışlar için uygun merdiven sistemleri ve/veya uygun erişim sistemleri kurulmamış,
• işçinin hemen çıkarılması için uygun acil durum müdahale planı yapılmamış,
• kazı ehil bir kişinin denetim ve gözetiminde gerçekleştirilmemiş,
genel olarak denetim ve gözetim faaliyetlerinin hiçbiri yerine getirilmemiş.

Peki İTÜ olarak bizim sorumluluğumuz var mıydı diye sorarsak, hem evet hem hayır diyebiliriz. İlk önce hayırdan başlayalım. Malum bu türden inşaatlarda Kamu İhale Kanunu uyarınca İTÜ işi ihaleyle bir inşaat şirketine veriyor, aslında tüm sorumluluk bu inşaat şirketinde oluyor. Ama bir kamu kurumu olarak İTÜ’nün de tüm ihaleyle iş yaptıran kurumların da Yapı Denetimi bağlamında denetleme sorumlulukları var. Cezai anlamda bir sorumluluk yok belki ama denetim mutlaka iş güvenliği konularını da içermeli. Maalesef mevzuat idarelerin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda müdahalesine ilişkin hükümler içermiyor. Belki şöyle yapılabilir; sözleşmeye bazı ek maddeler konur, işçi sağlığı ve iş güvenliğine aykırı durumlarda hakkedişlerden kesinti yapılır veya sözleşme iptal edilebilir.

13 Mayıs aynı zamanda SOMA’da 301 madenciyi kaybetmemizin yıldönümü. SOMA’da 301 işçinin ölümüne neler yol açtı?
Önlem alındı alınmadı tartışması bir neden değil bir sonuç Soma’da. Çünkü öncelikle tartışılması gereken iki anahtar sözcük var burada “üretim zorlaması” ve “rödovans”.

Rödovans Fransızca kökenli bir sözcük, herhangi bir şeyi kullanma karşılığında 6 ödenen vergi anlamına geliyor. Madencilik sektöründe ise bir maden sahasının belli süre boyunca bir şirkete verilmesi, bir anlamda işletme hakkının devredilmesi olarak tanımlanabilir. Sistemin çalışma mekanizmasına bir bakalım: Büyük firmalar, rödovans sistemiyle kömür sahasını kiralıyor ve yıllık belli bir ton üzerinden devlete taahhütte bulunuyor. İlgili sahayı kiralayan firma, kendi işçisini çalıştırmak yerine, aynı inşaat sektöründe olduğu gibi alt taşeronlara işi dağıtıyor. Kimi durumlarda hedefi tutturamayacağını anlayan şirketler de kiraladığı sahayı kayıt dışı bir şekilde alt taşerona kiralıyor.

Soma’da gerçekleşen de rödovans sistemiyle işi alan bir firmanın “üretim zorlaması” ile, bir başka ifadeyle kısa sürede maksimum üretim elde etme çabasıyla işçileri yoğun çalıştırması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini almaması, denetim-gözetim-eğitim sorumluluğunu yerine getirmemesi, gerekli teknik önlemleri, mühendisliğin en temel önlemlerini dahi almaması, kısacası para harcamak istememesi. Bu konu kısa bir röportajın sınırlarını aşacağı için şimdilik keseyim burada.

Olayın hemen ardından “bu işin fıtratında iş sırasında ölmek” olduğu söylemleri yapılmıştı. Bu siz neler söyleyebilirsiniz bize?
Bu söylemler, özellikle mühendislik okuyan öğrencilerin tamamen yaşamlarından çıkarması gereken söylemler. Özellikle mühendislik öğrencileri diyorum, çünkü biz teknik olarak ne zaman “iş kazası” olup olmayacağına “öngörebilen” insanlarız, insanlar olmak zorundayız. Bu açıdan bakılınca da şu anki bilim ve teknoloji ile öngöremediğimiz olay hemen hemen hiç yok. Zaten işyerlerindeki ölüm ve yaralanmalara baktığımızda o kadar önceden bilinebilecek, tahmin edilebilecek basit nedenlerden dolayı insan yaşamının yok olup gittiğini görüyoruz ki, bu gerçekten inanılmaz. Soma’da katliam, ki böyle demek gerek, geliyorum dedi, göz göre göre dedi, kendisini hissettirdi. İnşaatlarda da bu böyle, madenlerde de…

13 Mayıs 2014’teki olaydan sonra SOMA’da ve diğer madenlerde kayda değer iş güvenlik önlemleri alınmaya başlandı mı? İş cinayetleri oranlarında kayda değer düşüşler yaşandı mı, yoksa aynı koşullar sürdürülüyor ve işçi ölümleri de “fıtrat” olarak adlandırılmaya devam mı ediliyor?
Alınır gibi yapıldı, sonrasında ise eski tas eski hamam. Bunu ben söylemiyorum, bizzat işyerlerinde denetim yapan iş müfettişleri, Bakanlık yetkilileri bile söylüyor…

Mühendislik öğrencilerine zorunlu iş güvenliği dersi yok, bu nelere yol açıyor?
YÖK tarafından iş güvenliği uzmanlığı olabilecek eğitim alan tüm bölümlere (mühendislik, mimarlık, biyoloji, fizik…) zorunlu işçi sağlığı ve iş güvenliği dersi konmasına ilişkin yasa değişikliği önerildi ve kabul edildi. Tam olarak şöyle: 300/06/2012 tarih ve 28339 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu” sonrasında ülkemizde iş sağlığı ve güvenliği konusunda birçok kanuni düzenleme hayata geçirildi. Bu çerçevede; 04/04/2015 tarih ve 6645 sayılı Kanunla, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 5 inci maddesinin (ı) fıkrasında yasal düzenlemeye gidilerek, 20/6/2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununa göre iş güvenliği uzmanı olabilecek mezunları yetiştiren fakültelerde “İş Sağlığı Ve Güvenliği” dersi, zorunlu ders olarak kanuna eklendi.

Kısacası bu bir yasal zorunluluk. İnşaat Fakültesi’nde üç bölümümüzde (Geomatik, Çevre ve İnşaat) bu dersi zorunlu ders olarak üç yıldır okutuyoruz. Ama bazı fakültelerimizde daha bu süreç tamamlanmadı. Bir an önce tamamlanması gerekiyor. Bir de İTÜ İSGB birimi olarak 1. Sınıflara temel İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği dersi konması konusunu önerdik. Bu gerçekleşirse İTÜ mezunları iki dönem İSİG dersi alarak mezun olmuş olacak.

Ama bu konunun ayrı bir ders olması tek başına yeterli değil. Çünkü işyerlerindeki ölüm ve yaralanmaların nedenleri çoğu zaman önlem alınmaması vs. değil. Özellikle inşaat alanından bakarsak, işin tekniğe uygun olmayan yöntemlerle yapılması. Dolayısıyla mühendislik eğitiminin içinde, hemen hemen her derse iş güvenliği bakış açısıyla bakılması, üretimin/imalatın güvenli ve sağlıklı yapılmasının temel ilke olmasının öğretilmesi gerekli.

Son olarak, 1 Mayıs İşçi Bayramı tüm bu konuştuklarımız içinde nasıl bir yer tutuyor?
1 Mayıslar her yıl belli bir tema üzerinden kutlanmaktadır tüm dünyada. Her ülkede o yılki politik süreçler temayı etkiler. Ama ben şunu söylemeliyim; hiçbir zaman değişmeyecek, değişmemesi gereken tema işçilerin güvenli ve sağlıklı bir şekilde üretme hakkının gündeme getirilmesidir. Çalışırken ölmek istemiyoruz, hastalanmak istemiyoruz talebi maalesef 200 yılı aşkın süredir vardır ve hala çok büyük bir ilerlemeye tanık olunmamıştır. İnsan yaşamını kar tutkusunun önüne koyan bir düzen olmadan bunda bir değişiklik olması mümkün değildir.

Bizimle bilgi ve düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz hocam…