İçeriğe geç

AKP’nin “Atatürkçülüğü”

29 Ekim’den kasım ayının ortalarına kadar ülke siyasetinin gündemini genel olarak Cumhuriyet ve Atatürkçülük tartışmaları belirledi. Kuşkusuz bunda 29 Ekim’de meydanlara inen kalabalık kitlenin payı vardı. Fakat bu kitledeki insanların homojen bir yapıya sahip olduğunu söylemek güç. Kimileri sadece bir kutlama amacıyla meydanlardaydı, kimileri ise kutlanacak bir cumhuriyet kalmadığının farkında olup bu günü bir mücadele başlığı içerisinde geçirmeyi hedefledi. Bu iki durumu biraz incelemek gerek.

Cumhuriyeti, Türkiye’yi baz alarak kabaca “Halkın, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlayabiliriz. Bu tanımdan hareketle diyebiliriz ki bir cumhuriyetin devamlılığını sağlayan yegane unsurlardan biri seçimlerdir. Bir önceki sayımızda uzun uzun değindiğimiz gibi, referandum sürecinde türlü türlü şaibe ve hukuksuzluklarla karşılaştık. Seçim sistemi, oy kullanmak gibi burjuva demokrasisine ait en temel değerlerin bile hiçe sayıldığı bir süreç yaşadık. Kuşkusuz çok ciddi bir ihlaldir ve “Cumhuriyet elden gidiyor” diyebilmemiz için elimizde başka veriler de mevcut. O yüzden bu kısım da biraz netleştirilmeli.

Bir devletin, bir cumhuriyetin kendi düzenini devam ettirmesi için gerekli bürokratik araçları vardır. Yasama, yürütme ve yargı güçlerini bu organların koruyucusu olarak görebiliriz. Devletin hukuki meşruiyetini sağlayabilmesi ve kendi varlığını devam ettirebilmesi için bu güçler gerektiği yerde bir diğerine müdahale eder. Burada son referandumda bu güçlerin tek bir kişide toplandığını tekrar hatırlayıp devam etmekte fayda var. Yaşadıklarımızdan örnek verelim: Anayasasına sahip çıkılan ve kağıt üzerindeki maddelerin pratikte de gösterildiği bir cumhuriyette YSK gibi bir kurum mühürsüz oyların kullanıldığı seçimleri geçerli kılmazdı. YSK görevlileri, bu göreve onları getirenleri aklamak adına mühürsüz oyları kabul etmezdi. Ola ki etti, bu durumda anayasa mahkemesine başvurulur ve anayasa mahkemesi de seçimi iptal ederdi. Burayı da örneklerle biraz daha açabiliriz. Cumhuriyet değerlerini benimsemiş ve bu doğrultuda yaşamını sürdüren bir vatandaş laik anayasal düzenin korunması için meclise güvenir ve buna göre yasa çıkartacaklarını düşünürdü. Diyelim ki yalanların ve manipülasyonların gölgesinde bir seçim dönemi geçirildi, niteliksiz bir meclis oluşturuldu ve anayasadaki hükümlere aykırı, toplumda infiale yol açacak bir yasa geçti. Böyle bir yasanın(en güncel örnek olarak müftülere nikah kıyma yetkisi veren müftülük yasası gibi) geçmesi durumunda bu vatandaş bilirdi ki cumhurbaşkanı yasayı veto eder. Hadi cumhurbaşkanı bir talihsizlikle yasayı geçirdi, o zaman ise vatandaş sırtını anayasa mahkemesine yaslardı. Çünkü anayasa mahkemesi kanunların düzenleyicisi ve koruyucusudur(!). Tek adama biat kültürünün hakim olduğu AKP/Saray rejimini oluşturan unsurlara baktığımız zaman yukarıda bahsedilen veto gibi bir seçeneğin söz konusu olmadığı açık bir şekilde görülebilir. Anayasa mahkemesine sırtını yaslayanlara ise kötü bir haber var: AYM başkanı cumhurbaşkanının “huzurunda” eğilmek gerektiği düşüncesinde bir insan. Kötü haber bununla sınırlı değil. Danıştay başkanı ise kimseye biat etmeme anlamını taşıyan, düğmesi ve iliği olmayan cübbesini cumhurbaşkanı karşısında acemi bir şekilde örtme telaşında. Hal böyleyken devreye farklı arayışların girmesi çok doğal. Sıradan bir vatandaş eskiden en kötü durumda, desteklemesek de, farklı bir arayış olarak orduya yönelip artık bu olanlara ordunun izin vermeyeceğini düşünürdü. Ordunun halini anlatmayı ise gerek görmüyoruz. Tüm bunları incelediğimizde cumhuriyet fikrinin artık devlet katından tamamen tasfiye edildiğini görebiliyoruz. Bu bağlamda, nasıl bir 29 Ekim sorusuna karşı duruşumuzun net olması gerekir. Cumhuriyet reddedemeyeceğimiz ölçüde değerli bir tarihsel kazanımdır. Evet kutlanacak bir gündür. Fakat şu an kutlanacak bir cumhuriyetin kalmadığı gerçeğini de kabullenmek gerek. Cumhuriyetin durumunu irdelememize neden olan geçtiğimiz cumhuriyet bayramına baktığımızda yer yer bu gerçeklikten kopuk, apolitik bir kitle görüyoruz. Bu kitledeki insanlar genel olarak kendilerini Atatürkçü, laik, çağdaş bir yerde konumlandırıyor. Bütün bunlara rağmen laiklik ve cumhuriyet değerleri için verilen mücadelede ne yazık ki harekete katılamıyorlar. Yani ortada AKP/Saray rejimi nezdinde “Makbul Atatürkçülük” türemiş bulunuyor.

Makbul Atatürkçü olarak tanımladığımız kitlenin kimler olduğundan bahsettik. Burada elbette Atatürkçülüğün “makbul” olduğundan değil, AKP/Saray rejiminin kendi varlığına karşı bir tehdit unsuru olarak görmediği bir toplamdan bahsediyoruz. Güncel bir örnek olması dolayısıyla 29 Ekim üzerinden örnek verdik fakat başka örnekler de verilebilir. Bundan önce AKP/Saray rejiminin neden buraya oynadığı sorusuna bir açıklık getirilmeli.

Bizce hiçbir zaman öyle olmasa bile belli bir dönem AKP’nin demokrat, özgürlükçü bir yapıya sahip olduğunu savunan “aydınlar” vardı. Sözkonusu aydınlara göre “Kemalist vesayet” sona ermiş, tabular yıkılmış ve insanlar artık daha özgür bir şekilde yaşayabilecekti. 2010 referandumunda “Yetmez Ama Evet” propagandası etrafında da ciddi bir şekilde birleşen bu aydınların çoğu o gün yaptıkları tercihleri hatalı bulmakta. Fakat hata kelimesi çok hafif kalsa gerek. Liberal tarih okuması bu şekilde kullanışlı aptallıklara sebep olabilmekte. AKP nasıl liberal çevreleri kullandıysa birtakım “açılım”larla da zamanında kendine müttefikler buldu. Var oluşundan beri edindiği müttefiklerin kaderi ise ortak oldu: Pişmanlık. Çünkü vadesi dolduktan sonra hepsi bir kenara atıldı.

Cumhuriyetin devlet katından tasfiyesi, laiklik adına pratikte hiçbir değerin kalmaması, eğitimde gericileşme kuşkusuz başta aydınlanmacılar olmak üzere çeşitli ve aynı zamanda kalabalık çevreleri rahatsız edecektir. Bu rahatsızlığın farkında olan AKP/Saray rejimi her krizde yaptığı gibi gene kullanışlı aptallarını bulacaktır. Bu bağlamda günden güne meşruluğunu kaybetmekte olan AKP/Saray rejiminin 2019 seçimlerine yönelik en büyük hedefi “Makbul Atatürkçüler” olarak kendini gösterecektir.

Nasıl bundan 15 sene önce AKP’nin aslında siyasal islamcı veya gerici olmadığını iddia edenler çıktıysa, gene aynı şekilde, iktidarın manevralarından sonra AKP’nin aslında anti-emperyalist olduğunu iddia edenler de çıkıyor. Hatta 10 Kasım’da AKP’nin Anıtkabir ziyareti gibi ucuz numaralarından sonra “AKP Atatürkçülük çizgisine geldi” gibi beyanlarda bulunma gafletine girenler de oldu. Günümüzün kullanışlı aptalları ise bu insanlar olacaktır. Bu noktada şu tespit net bir şekilde yapılmalıdır: AKP 12 Eylül’ün öz çocuğudur. 12 Eylül sonrası yaratılan karanlık ortam AKP’nin ortaya çıkışının zeminini oluşturmuştur. Bu karanlık ortamın mimarı ise bizzat bölge halklarına siyasal islamı kader biçmeye çalışan ABD’dir. Dolayısıyla nasıl 15 sene önce islamcıdan demokrat olmaz dediysek benzer şekilde tekrarlıyoruz: İslamcıdan anti-emperyalist olmaz. İslamcı islamcıdır.

Siyasal islamcılara karşı laiklik ve cumhuriyet bayrağı yükseltilmeli, anti-emperyalist, halkçı bir programla; apolitikleşen kitlelere de dokunulmalı, onların AKP/Saray rejimine karşı mücadelenin birer öznesi olmalarına yönelik siyaset yapılmalıdır. Bu esnada gençlik mücadeleden bir adım bile geri durmayacak, bulunduğu yerelliklerde yobazlara ve onların işbirlikçilerine pabuç bırakmayacaktır. Çünkü gençlik katillerden de güçlüdür, yobazlardan da…