59 yıl önce 4 Ekim 1957 tarihinde Sovyetler Birliği Savunma Bakanlığına bağlı Özel Tasarım Bürosu’nun (OKB-1) baş tasarımcısı Sergey P. Korolyov Kazakistan kırlarından fırlatılan ve içinde çok özel bir yük taşıyan Sovyet roketinin gökyüzüne doğru yükselişini izliyordu. Bu roket insanlığın uzay macerasının başlangıcı anlamına geliyordu. Yüz binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca ilk defa atmosferin dışına insan yapımı bir araç gönderildi. Sputnik-1 aynı zamanda 20. yüzyılın başında savaşlar, açlık ve sefalet içerisinde yaşayan; ekonomik, sosyal ve teknolojik anlamda Batı Avrupa ve Amerika’nın çok gerisinde kalmış bir ulusun; milyonlarca yurttaşını kaybettiği, iki tane dünya savaşı geçirdiği zorlu yıllar sonrasında insanlık tarihine ismini kazıdığı büyük bir zaferin de simgesi olmuştu. Bu büyük bilimsel gelişmenin yıldönümünde, bu fırlatmanın arkasındaki tarihsel koşullara, nasıl geliştiğine, soğuk savaş dönemi üzerindeki etkilerine değinen bir yazı kaleme aldık.
Uzay Çağının Başlangıcı
Roket biliminin ilk ortaya çıkışı ve ilk pratik uygulamaları 11. yüzyılda Çin askeri teknolojilerine kadar dayandırılır. Yanma tepkimeleri sonucu ortaya çıkan basıncı kullanarak bir itki elde etmeye dayanan ilk örnekler barutun kullanılmaya başlamasıyla bu dönemde ortaya çıkmıştır. Roket sistemlerinin Dünya atmosferi dışına ve diğer gökcisimlerine ulaşmak için bir araç olarak kullanılması düşüncesi ise bundan çok daha sonra, 19. yüzyılın başlarına gelindiğinde ortaya çıkıyor. 17. yüzyılda Avrupa’da yaşanan ve dünyanın geri kalanını da büyük ölçüde etkileyen bilimsel ve teknolojik gelişmeler, doğa bilimlerinin ortaya çıkışı, bilimsel anlamda büyük bir merakı da beraberinde getirdi. Dünya’nın Evren’in merkezinde olmadığının anlaşılması ve Güneş Sistemi’nin yapısının açıklanması bilim dünyası içerisinde bir çok yeni tartışmanın ve yanıtlanması gereken soruların da kaynağı oldu.
- Atmosferin dışarısında neler vardı?
- Diğer gökcisimlerinin jeolojik yapısı da Dünya’ya benzer şekilde miydi?
- Bu gökcisimlerine ulaşmanın yolları neler olabilirdi?
- Newton’un açıkladığı kütle çekim yasaları çerçevesinde Dünya yörüngesine çıkmak mümkün müydü?
- Dünya dışında yaşam mümkün müydü?
şeklinde özetleyebileceğimiz tartışmalar, günden güne bilim insanları arasında yayılıyordu. Ortaya çıkan bu yeni durum bilim-kurgu yazarlarına da ilham kaynağı olmaya başlamıştı ve özellikle Jules Verne, H.G Wells gibi yazarlar tarafından uzay araştırmaları konusunda ön açıcı eserler yayınlanmaya başlamıştı.

Modern Roket biliminin temelleri de bu dönemde ve bu tartışmalar etrafında şekillenmeye başlamıştı. Avrupa’daki çoğu ülkede roket bilimi hayranları ve roket mucitleri ortaya çıkmaya başlamıştı. (1) Bu mucitler roketlerle deneyler yapıyor, hayvanları ya da belirli cisimleri atmosferde belli bir yüksekliğe çıkarmaya çalışıyorlar ve paraşütlü yumuşak iniş denemeleri yapıyorlardı. Hatta bazı kaynaklarda Claude Ruggieri isimli İtalyan bir mucidin bir çocuğu roketle fırlatmaya çalıştığı için Paris polisi tarafından tutuklandığı da söyleniyor. (2) Ancak bu ilkel roketlerle atmosfer dışına çıkılabilmesi pek mümkün görünmüyordu.
İşte bu koşullarda Rusya’da yaşayan bir matematik öğretmeni olan Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski (5 Eylül 1857 – 19 Eylül 1935) yaptığı bilimsel ve teorik çalışmalarla modern roket biliminin temellerini oluşturdu. 10 yaşına geldiğinde geçirdiği hastalık yüzünden neredeyse duyma duyusunu tamamen kaybeden Tsiolkovski, resmi eğitimine de bu yüzden devam edememiş. Daha sonrasında kendi kendini eğitmeye başlamış ve bilim-kurguya merak salmış. Bu dönemde Jules Verne’nin yapıtlarından etkilendiği ve uzay bilimleri ve matematik alanında çalışmalara başladığı görülüyor. Bu alanlarda gösterdiği üstün başarıdan ötürü ailesi tarafından Moskova’ya gönderilmiş ve oradan Matematik öğretmeni olarak mezun olmuş. Başlangıçta uzay ve roket bilimleri alanındaki çalışmaları bilim-kurgu temelli olsa da emekli olduktan sonra daha çok bilimsel çalışmalara yönelmiş. Bolşevik devrimi sonrasında 1921 yılında Tsiolkovski, gösterdiği üstün başarılardan ötürü Sovyet Hükümeti tarafından ödüllendirilmiş ve maaşa bağlanmış. Böylece 64 yaşında emekli olan Tsiolkovski, zamanının tümümü araştırmalarına ve eserlerine vermiştir. En önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi’nde, sıvı yakıtla çalışan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kurtularak diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklamıştır. Tsiolkovski, ayrıca Dünya’nın çekiminden kurtulmak için gereken hızı doğru olarak hesaplamış, roket yakıtı olarak daha sonra gerçekten de kullanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni önermiş, roketlerin birden fazla kademeden oluşmasının daha etkin olacağını ortaya koymuştur. Tsiolkovski, hayatı boyunca uzay ve roket bilimleri ile ilgili 500 kadar esere imza atmıştır. Bunların bir kısmı teorik çalışmalar, bir kısmı ise bilim kurgu denemeleriydi. Bu eserlerde; uzay istasyonu, uzay boşluğuna çıkış için basınç odaları, uzayda besin sağlayabilecek kapalı ekosistemler gibi daha sonra gerçekleşecek fikirlere rastlanmaktadır. Bütün bu çalışmalar modern roket bilimlerinin temellerini oluşturmuştur. Kendi döneminde yaşayan ve ilk sıvı roketi yapan Robert H. Goddard gibi bilim insanlarına ve de kendinden sonraki nesillerde yaşamış Sergey Korolyev ve Wernher von Braun gibi dönemin ünlü roket bilimcilerinin de aralarında buunduğu bir çok bilim insanına çalışmalarıyla ışık tutmuştur.
Roket biliminin teorik temellerinin atıldığı bu süreçte, işin pratik kısmında da bir çok ilerleme kaydediliyor, fırlatma denemeleri yapılıyor, yapılan deneylerdeki gözlemler analiz edilerek roketler geliştirilmeye çalışılıyordu. Bu dönemdeki en önemli isimlerden biri ABD’li bir fizik profesörü olan Robert H. Goddard’tır. 18. ve 19. yüzyılda yapılan denemelerde kullanılan ilkel roketler, barut gibi katı yakıtlar kullanıyordu. Goddard’sa yaptığı deneylerde, propan ve oksijen gibi sıvı yakıtların daha uygun olduğunu kısa zamanda farketmişti. Kuramsal olarak da, bu tür gazların daha çok fırlatma gücü olduğu Tsiolkovski’nin çalışmaları sayesinde biliniyordu. Ayrıca, roketin sağladığı itki istenilen biçimde kontrol altında tutulabilir ve gerekirse kapatılabilirdi. Ama katı yakıtlı roketler, bir kez ateşlendikten sonra yakıtın tamamını tüketene kadar yanmaya devam ediyordu. Çalışmalarını sıvı yakıt alanında yoğunlaştıran Goddard başarılı oldu ve 1914 yılında ilk sıvı yakıtlı ve tepkili roketin patentini aldı. 1916 yılında bir enstitünün bağışıyla, Goddard düşlerini gerçekleştirmek üzere küçük deneme roketleri yapmaya başladı ve bu çalışmaların sonunda 1926 yılının 16 Mart günü ilk kez sıvı yakıtla çalışan bir roketi uçurmayı başardı. Goddard-1 isimli bu roket havada 2,5 saniye boyunca kaldı ve 12,5 metre yüksekliğe ulaşmayı başardı. İlerleyen yıllarda pilot Charles Lindenberh’in de desteğiyle çalışmalarını sürdüren Goddard, 1930’da Roswell kentinde bir laboratuvar kurdu. 1935 yılında sıvı yakıtla çalışan sesten hızlı bir roket geliştirdi. Bunun yanında roketlere dümen ekleyerek yönlendirilmelerini ve birden fazla kademesi olan roketler projesiyle de, roketlerin daha uzağa ve daha yükseğe ulaşmasını sağladı. Goddard hayatını kaybettiği 1941 yılına kadar toplamda 35 kez roket fırlattı.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar bilimsel alanda yürüyen bu çalışmalar, savaş koşullarının ortaya çıkmasıyla birlikte daha çok askeri alana kaymaya başladı. Savaş öncesi ortamda Nazi Almanya’sının başlattığı silahlanma politikaları ve buna karşı Sovyetlerin başlattığı ulusal güvenlik politikalarıyla birlikte Avrupa ve Amerika’daki ülkelerin büyük çoğunluğunda roket araştırmaları silahlanmaya yöneldi. 1920’lerin ortasında Alman bilim insanları uzun mesafeli uçuşlar yapabilecek, sıvı yakıtla çalışan roketler üzerinde çalışmalara başladılar. Bu dönemde çalışmalarıyla öne çıkan Wernher von Braun, Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetleri olan Wehrmacth için çalışan bir roket bilimciydi. Nazi Almanyası’nın II. Dünya Savaşı’nda kullanması için sıvı yakıtla çalışan roketler geliştirmeye çalıştı.
Von Braun’un çalışmalarının temeli, Robert Goddard’ın çalışmalarına dayanmaktadır. Von Braun’un başında bulunduğu ekibin geliştirdiği Alman V-2 füzesi 1942’de fırlatılan ve uzaya ulaşma amacı taşıyan ilk roket oldu. 1942’de ise Almanya 300 km menzile ve 1.000 kg savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip V-2 füzelerinin üretimine başladı. Wehrmacht II. Dünya Savaşı sırasında V-2’lerden binlercesini müttefik ülkelere fırlatmış, muazzam tahribat ve ölüme sebep olmuştur. Ancak V2’lerin üretimi esnasındaki ölümler, V2’nin sebep olduğundan daha fazladır.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşılırken Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD, Alman roket programı Peenemünde’den, kendi programlarına teknoloji ve personel aktarma konusunda yarış içindeydiler. SSCB ve İngiltere’nin de bazı başarılar elde etmesiyle birlikte, bu yarıştan en kazançlı çıkan ABD oldu. Birçoğu Nazi Partisi üyesi ve aralarında sonradan kurulacak olan NASA’da önemli görevler alacak olan Von Braun’un da bulunduğu çok sayıda Alman roket bilimcisi bu sırada ABD’ye iltica etti. Ayrıca ABD bir kaç V-2 roketini de bu süreçte ele geçirmişti.
2. Dünya Savaşı Sonrası
Savaş sonrasında Almanya’nın batısında kalan ve Nazilerin savaş boyunca roket merkezi olan Peenemünde Sovyetlerin denetim bölgesi içerisinde kalmıştı. Sovyet mühendislerden kurulu bir ekip baş tasarımcı Sergey Korolyov önderliğinde Alman roket teknolojisini izlemek üzere bu bölgeye gönderildi. Sergey Korolyov 2.Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin uzay ve roket araştırmaları konusunda en önemli isimlerinden birisi olmuştur. 1946 yılından öldüğü 1966 yılına kadar baş tasarımcılık görevini yürütmüştür ve Sovyetlerin bu dönemde yürüttüğü çalışmaların çoğunun altında onun imzası bulunur.
Alman roket teknolojileri üzerine yaklaşık bir yıl süren araştırmalar sonucunda Sovyet mühendisler çalışmalarına başladılar. Bu sırada Alman roket bilimcileri de Moskova yakınlarındaki bir adaya getirilmişti. Sovyet roket planlarına erişme yetkileri yoktu fakat Sovyet uzay programları için sorunları çözen ve Sovyet mühendislerin danıştığı bir ekip halindeydiler. A-4 roketlerinin Sovyet versiyonlarının geliştirilmesinde yardımcı olmuşlardır. Daha sonra Korolyov bu roketleri temel alan çalışmaları sonrası Sovyetlerin ilk dönemindeki çalışmalarda kullanılacak olan roketlerin ilk serisi olan R-1 roketlerini tasarlamıştır.

Bu sırada Amerika’ya götürülen Alman mühendisler de Goddard’ın çalışmalarını temel alan yaklaşımlarla çalışmalara başladılar. Bu dönemde V-2 roketlerinin de tasarımcısı olan Von Braun Amerikan uzay çalışmalarına önderlik eden isim olmuştur. Von Braun’un önderliğinde Alman mühendisler, uzaydan fotoğraf gönderebilecek bir roket üzerine çalışmalar yürütmüşler ve ilk iki kademeli roketi yapmışlardır. Ordu’nun ilk orta menzilli balistik füzelerini yapmışlar, Amerika’nın ilk iki uydusunun fırlatmasında kullanılan Redstone roketini ve Mercury uzay görevlerinde kullanılan roketleri tasarlamışlardır. Bu çalışmalar daha sonraki uzay görevlerinde kullanılacak olan dev Jüpiter ve Satürn roketlerinin de temellerini oluşturmuştur.
Sovyetlerde Bilim
Yazının başında değinmiştik. Devrim öncesinde sonradan Sovyetler Birliği olacak ülkeler ekonomik, teknolojik ve bilimsel anlamda çok geriydiler. Sanayisi gelişmemiş, ekonomisi tarıma dayalı bu ülkelerde eğitim seviyesi de çok alt düzeydeydi. Ülkedeki sermayenin yüzde 40’a yakını yabancı yatırımcıların elinde bulunuyordu. 1. Dünya Savaşı arifesinde Rusya İmparatorluğu’nda kişi başına düşen milli gelir ABD’nin 10’da 1’i seviyelerindeydi.(3) Japonya ile yapılan savaş ve sonrasında yaşanan 1. Dünya Savaşı kötü durumda olan ekonominin büyük zararlar görmesine neden olmuştu. Bu koşullarda kurulan Sovyetler Birliği ise kuruluşundan 40 sene ve 2.Dünya Savaşından 12 sene gibi görece kısa bir süre sonra uzaya ilk yapay uyduyu gönderebilecek teknolojiye ve ekonomik kaynaklara sahip olabilmişti. Peki bu nasıl oluyor?
İzge Günal hocamızın yazısından bir alıntıyla devam edelim.
Avrupa’nın en geri bölgelerinden bir tanesinde, bu kadar kısa bir süre içerisinde dünyanın en önemli bilim merkezlerinden birini yaratabileceği, ABD’ye Sputnik şokunu yaşatılabileceği eminim kimsenin aklına gelmezdi. Peki, bu iş nasıl oldu?
Önce sayılara bakalım: 1914 yılında sonradan Sovyetler Birliği olacak olan coğrafyada sadece bir (rakamla, 1) adet araştırma merkezi vardı ve yükseköğrenim ve araştırma merkezlerinde çalışanların sayısı 11,600 idi. 1960 yılına doğru araştırma merkezi sayısı 4196’ya, araştırmacı sayısı ise 354,200’e çıkmıştı! Bu sayı o tarihlerde dünyadaki araştırmacı sayısının dörtte biri idi yani her dört araştırmacıdan birisi Sovyetler Birliği’nde idi. Ayrıca her Sovyet’in kendi bilim akademisi bulunuyordu.
Sayıların ötesinde bir olay var ki o da geri bir ülkenin sadece iki nesil içerisinde ve sadece kendi olanaklarıyla dünyanın en büyük bilimsel gücü haline gelebilmiş olmasıdır. Kaldı ki, kapitalizmin silahlanma yarışı ister istemez Sovyet kaynaklarının ciddi bir kısmının bu alana kaydırılmasına neden oluyor, bilim de dâhil olmak üzere toplum için kullanılabilecek kaynaklar savunmaya aktarılıyordu. (4).
Sovyetler Birliği’nde daha önce hiç görülmemiş, yepyeni teoriler ortaya atmış, dünyanın geri kalanından tamamen farklı bir bilim gündemi yoktu. Ancak bilimsel çalışmalar toplumun eğilim ve gereksinimleriyle koşut hale getirilmişti. Ortaçağ sonrası Avrupası’nda filizlenen ve insanın toplum ve doğayla olan ilişkilerini ve doğa yasalarını açıklamaya yönelik iddialarla ortaya çıkan, Ortaçağ Avrupa’sındaki dogmatik ve skolastik düşünceleri yerle bir eden temel bilimlerin, bu durumu aşmasını ve insanlığın refahını sağlayacak ve onu ileriye götürecek bir araç olarak da görülmesi sağlanmıştır. Bu sayede doğrudan toplumla bağlantılı hale getirilen bilim, toplum nezdinde gerçekten de değerli bir şey olarak kabul edilmiştir. Bu bilimsel bakış açısının nasıl filizlendiğini kısaca şu şekilde örnekleyebiliriz;
Okullarda doğa bilimlerine büyük önem verilmekte ve her yerde bilimsel yöntemler kullanılmaktadır.
Çocukların bilimsel meraklarının gelişimi bilim laboratuvarları veya sergiler gibi çeşitli yollarla teşvik edilmektedir.
Bilimsel ve teknik konular üzerine makaleler ile bilim ve mühendislik alanında ulaşılan sonuçlar ile ilgili haberler Sovyet gazetelerinin baş sayfasında yer alır. Belli başlı sanayi kollarındaki üretim rakamları merkezi ve yerel basında günlük olarak verilmekte ve günlük yaşamlarını daha güzel kılacak olanakların rakamlarda yattığını çok iyi bilen halk tarafından ilgiyle okunup incelenmektedir.
Kaliteli ve ucuz kitaplar herkesçe alınıp okunmaktadır. Her fabrikanın, her devlet çiftliği ve her kolektif çiftliğin popüler ve ileri bilimsel literatürü içeren zengin bir kütüphanesi vardır.
Bilimsel bilgiye ilgi duyan herkes onu geliştirmek için fazlasıyla olanağa sahiptir. İlkokuldan fabrika okuluna, oradan işçi akşam lisesine sonra da yalnızca her eğitim yılı sonundaki sınavlarından geçmesi koşuluyla üniversiteye ya da teknik koleje geçebilir.
Her fabrikada bütün çalışanlar ilgili oldukları sanayi kolu hakkında bilgiler verilip tartışmaların yapıldığı, işlemlerin dayandığı bilimsel temelleri de içeren derslere katılmak zorundadır. (5)
Lenin’in Sovyetler Birliği’nde eşitsizliğin bilim alanında ortadan kaldırılması için yapılacakları şu sözlerle ifade ediyordu;
Eskiden insan dehası sadece bazı kişilerin teknoloji ve kültürden yararlanması için çalışıp, diğerlerini eğitim ve gelişmenin temel gereksinimlerinden yoksun bırakırdı. Bugün ise bilimin mucizeleri ve kültürün kazanımları bir bütün olarak ulusa aittir ve insan beyni ve dehası asla baskı ve sömürü için kullanılamayacaktır.
Uluslararası Jeofizik Yılı
Sovyetler Birliği’nde bütün bu gelişmeler yaşanırken, 1950 Mart’ında aralarında Lloyd Berkner, Sydney Chapman, S. Fred Singer, ve Harry Vestine’in de bulunduğu , birçok üst seviye bilim insanı, James Van Allen’in evinde bir araya geldiklerinde özellikle roket bilimi, radar ve bilgisayar teknolojilerindeki son gelişmeleri de dikkate alarak daha önce 1882–1883 ve 1932–1933 yıllarında düzenlenen Uluslararası Kutup Yılı yerine, dünya çapında kutlanacak olan Uluslararası Jeofizik Yılı (IGY) için zamanın uygun olduğu görüşünde birleştiler. Mart 1950’deki toplantının ardından, Berkner ve Chapman, Güneş aktivitelerinin çoğaldığı bir döneme rastlayan 1957-1958 yıllarının Uluslararası Jeofizik Yılı olarak planlaması önerisini Uluslararası Bilim Konseyi’ne (ICSU) sundular. (6)(7) Tayvan’daki Çin Cumhuriyeti’nin katılımını protesto eden Çin Halk Cumhuriyeti hariç 67 ülkenin katılımıyla 1 Ocak 1957 ile 31 Aralık 1958 tarihlerinin arasının Uluslararası Jeofizik Yılı ilan edilmesine karar verildi.

29 Temmuz 1955’te Dwight D. Eisenhower’ın basın sözcüsü James C. Hagerty, Uluslararası Jeofizik Yılı’na ABD’nin katkısı olarak Dünya etrafında turlayacak bir uydu projesi başlattıklarını açıkladı. ABD Donanma Araştırma Laboratuvarı tarafından yönetilecek Vanguard Projesi askeri olmayan ve bilimsel deneyler için kullanılan uyduların geliştirilmesine dayalıydı.
Bu açıklamadan dört gün sonra, Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Uzay Federasyonu VI. Kongresi’ne katılan bilim adamı Leonid I. Sedov Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nde uluslararası gazetecilere ülkesinin yakın gelecekte bir uydu fırlatma niyeti olduğunu açıkladı.
Sputnik Görevi
1954 yılından itibaren Sovyet mühendisler Sergey Korolyev önderliğinde ve Sovyet Hükümeti’nin de desteğiyle ilk insan yapımı uydunun Uluslararası Jeofizik Uluslararası Jeofizik Yılı etkinlikleri çerçevesinde Dünya yörüngesine fırlatılması için çalışmalara başladılar. Uydu üzerine yapılan çalışmalar bakanlıklara ve onların alt birimlerine dağıtılmıştı.
- SSCB Bilimler Akademisi genel bilimsel destekten ve araştırma gereçlerinin temin edilmesinden,
- Savunma Bakanlığı ve onun en önemli tasarım bürosu olan OKB-1 uydunun inşasından,
- Radyoteknik Endüstrisi Bakanlığı kontrol sistemlerinden, radyo ve teknik gereçlerinden ve uyduyla haberleşmeden,
- Gemi İnşaası Bakanlığı gayroskop cihazının üretiminden,
- Makina İnşaası Bakanlığı fırlatmadan, yakıt teminatından ve yer hizmetlerinden sorumlu oldular.
Fırlatmada kullanılması için 1953 yılından beri üzerinde çalışılan R-7 Semyorka roketleri tercih edilmişti. R-7 roketleri 34 m uzunluğunda, 3.02 m çapında ve 280 ton ağırlığında, iki kademeye sahipti. Sıvı oksijenle ve kerosenle çalışan roketlerin, üzerinde taşıdığı yükü 8.800 km kadar çıkarma kapasitesi vardı ve bu işlemi 5 km civarında bir doğrulukla yapabiliyordu. Uydunun uzayda izlemesi gereken yol fırlatma öncesinde Georgi Grechko tarafından SSCB Bilimler Akademisi’nin ana bilgisayarı kullanılar hesaplanmıştı. Uydunun kendisi ise yaklaşık 80 kg ağırlığında, 58 cm çapında bir küreydi ve yaklaşık 2,5 metre boyunda 4 tane anteni vardı. 20 ve 40 MHz frekansında iki radyo vericisi bulunmaktaydı.
Fırlatma için 4 Ekim 1957 tarihi seçilmişti. Günümüzde Kazakistan sınırları içerisinde yer alan o zamanların Sovyetler Birliğinin uzay çalışmalarının üssü olan Baykonur Uzay Üssü’nde bütün hazırlıklar tamamlandı ve Sputnik-1 ya da Sovyet resmi kaynaklarındaki ismiyle “birinci yapay Dünya uydusu”, tarihe ismini kazımak için yola çıktı. Fırlatma, Eşgüdümlü Evrensel Zaman (UTC) sistemine göre 4 Ekim’de saat 19.28.34’te gerçekleşti. Fırlatma üssünün zaman dilimi UTC+5 olduğundan, üssün olduğu yerde fırlatmanın gerçekleştiği zaman 5 Ekim saat 00.28.34’tü.
Fırlatmadan 116 saniye sonra yan iticiler ve 1 kademe roketler araçtan ayrıldı ve 295.4 saniye sonra ana motorlar kapandı. Bu sırada uzay aracının yüksekliği 250 km’ye ulaşmıştı ve saniyede 7,780 m/s hızla hareket ediyordu. Motorların kapanmasından 20 saniye sonra Sputnik ve onun bağlı olduğu 2.kademe roketler de birbirlerinden ayrıldılar ve uydunun vericisi aktif hale geldi. Böylece uydu 250 km yükseklikte Dünya çevresinde dolandığı yörüngesine yerleşti. Daha sonra Sputnik’in ünlü bip-bip-bip sesleri yerdeki radyo istasyonundan duyulmaya başlandı. Araçtan gönderilen radyo sinyalleri iyonosferdeki elektron yoğunluğunu ölçmede kullanıldı. Ayrıca, uydunun iç basıncı ve sıcaklığı da sinyallerle iletiliyordu. Böylece uydu çeperinin bir göktaşı tarafından delinip delinmediği takip edilebiliyordu. Uydunun basınçlı iç bölgesi azot gazıyla doldurulmuştu. Ancak yörünge sırasında uydu çeperinin hiç delinmediği tespit edildi. Bu durum, gelecekteki uzay uçuşları için Dünya yörüngesinin güvenli olduğunu gösteriyordu. 90 dakika geçtikten ve uydu yörüngedeki birinci tamamladıktan sonra Korolyov dönemin Sovyetler Birliği başkanı Nikita Hruşçev’e haberi iletti ve Moskova Radyosu bütün dünyaya haberi duyurdu. Sputnik 1, pilleri bitinceye kadar üç hafta boyunca sinyal gönderdi. Bundan sonra uydunun yörüngesi görsel olarak izlenmeye devam edildi. Yörüngesi gitgide alçalan Sputnik 1, fırlatmadan 92 gün sonra, 4 Ocak 1958’de atmosfere girerek yandı. Sputnik 1, yörüngede 1.400 tur atmış, 70 milyon km yol kat etmiştir. Sputnik 1, yörüngede kaldığı sürece 6. kadirden bir cisim parlaklığında gözlenebiliyordu. Sputnik 1’i yörüngeye oturtan roket de yörüngeye girmiş olup, Dünya’dan 1. kadirde görülebilmekteydi.
Sputnik’in Dünya Genelindeki Etkileri
Sputnik uydusunun Dünya yörüngesine yerleştiği haberi dünyada büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı. Sovyetlerin bu başarısı, soğuk savaş süresince en büyük rakibi olan ABD Hükümeti’ni büyük bir paniğe de sokmuştu. Sputnik öncesinde dünya genelinde;
- SSCB’nin uçaklarının kısıtlı uçuş menzili sebebiyle Sovyetler Birliği ABD’ye nükleer silahlarla saldıramaz,
- Birleşik Devletler, teorik olarak Sovyetler Birliği ile girilecek olan nükleer savaşı kazanır,
- Amerika’nın dünyadaki teknolojik ve askeri alandaki üstünlükleri erişilemezdir,
- Teknolojik ve bilimsel üstünlük kazanmak ve bu yönde gelişebilmek için serbest piyasa sistemi gereklidir,
- Gelişmekte olan ülkeler ABD’yi ekonomik büyümede ve refahta örnek almalıdırlar,
- ABD dünyadaki en iyi eğitim sistemine sahiptir,
- ABD dünyadaki en gelişmiş teknolojiye sahip ülkedir. Bu yüzden bilimdeki büyük ve önemli gelişmeler bu ülkede gerçekleşir,
- SSCB, teknolojik olarak geri kalmış bir tarım ülkesidir,
gibi görüşler hakimken, Sputnik’in fırlatılmasından sonra bu görüşler özet olarak şu şekillerde değişmiştir;
- ABD, SSCB’nin nükleer silah menzili içerisindedir ve bu ABD için büyük bir tehdit oluşturmaktadır,
- ABD’nin teorik olarak Sovyetler ile girilecek bir nükleer savaşı kazanması olasılığı büyük ölçüde düşmüştür,
- SSCB dünyada etki alanı genişleyen ve askeri olarak etkisi artan bir güç olarak sahneye çıkmıştır,
- Merkezileştirilmiş ve hükümet kontrolünde olan sistem geniş ölçekli teknolojik gelişmeler için daha etkili olabilir,
- Üçüncü dünya ülkelerine, ABD karşısında destek olabilecek, ve onlarla ittifaklar yapabilecek büyük bir güç ortaya çıkmıştır,
- SSCB, teknolojik olarak gelişmiş ve sanayi üretimini arttırmış büyük bir ülkedir. (8)
Kaynaklar:
(1) http://history.msfc.nasa.gov/rocketry/14.html
(2) https://en.wikipedia.org/wiki/Timeline_of_rocket_and_missile_technology#cite_note-2
(3) Leon Trotsky – The History of the Russian Revolution – ebook s.21-22
(4): http://haber.sol.org.tr/yazarlar/izge-gunal/sovyetlerde-bilim-93833
(5): John Bernal, Bilimin Toplumsal İşlevi, s. 403-404, SSCB’de Bilim ve Toplum, Evrensel Yayınları
(6): http://www.esrl.noaa.gov/gmd/ obop/spo/igy_history.html
(7) http://www.nas.edu/history/igy/
(8) http://www.russianspaceweb. com/sputnik_aftermath.html
*Bu yazı ilk olarak biliminsesi.org sitesinde yayınlanmıştır.
