‘68 Kuşağı İTÜ Öğrencisi Selçuk Esen ile İTÜ ve Gençlik Üzerine

Öncelikle merhaba, bizimle görüştüğünüz için teşekkür ederiz. Aslında burada bulunmamızın sebebi Köşe Bucakta Kalanlar isimli kitabınızı okumamız ve İTÜ tarihine dair çok önemli bir kaynak olduğunu görmemiz ile başladı. Dolayısıyla başlangıç için 68 kuşağından kısaca bahsedebilir misiniz?
Neresinden anlatmaya başlayacağımı bilemediğim bir söyleşiyi kolaylaştırırdınız. Harun(Karadeniz) karşıma çıktı(Perspektif 3. sayısındaki fotoğrafına bakarak). İTÜ Gümüşsuyu yurdunda Yatakhane arkadaşımdı benim, 113 numaralı yatakhane de 8 kişi kalıyorduk. Biri Harun, biri ben, diğer 6 kişi de çoğu sosyal demokrat olan arkadaşlar. Harun’la olan arkadaşlığımız aynı yatakhanede kalmaktan önce de vardı. Harun inşaat fakültesinin talebe cemiyeti başkanıydı, ben de elektrik fakültesi talebe cemiyetinde yazmandım, yani bugünkü sekreter dediğimiz olay. Oradan da birlikteliğimiz vardı. Orada çok geliştirmiştik arkadaşlığımızı, galiba kitabın bazı yerlerinde bahsettim bu olaydan. Yatakhane de notlar tutardık, günlük. Günlük olayları yorumlardık kendimizce koğuş olarak. O gün ne olmuşsa, bir yerlerde bir yürüyüş mü olmuş, bu yürüyüşe ilişkin görüşümüzü yazardık. Açıktı defter. Öbür arkadaşlarımızdan da yazmalarını isterdik. İkisi bizim yakın arkadaşımızdı, diğer 4 yatakhane arkadaşımız da bizimle paralel şeyler yazarlardı.Öyle bir tuhaf bir sinerji yaratmıştık orada.. Bu defter hala bende en kıymetli anım olarak duruyor. Bu defterden Harun’a ilişkin bir günlük satırı aktarıp yatakhane anılarından çıkayım diyorum. Harun şöyle yazmıştı: “Gençlik gelecek değil gelendir”. Işıklar içinde yatsın canım kardeşim…

Kitap nereden aklınıza geldi, nasıl yazdınız?
Şöyle söyleyeyim, kitap yazmak bir günde aklıma gelmedi elbette. Ben kitabın içinde de bundan bahsettim.
1960’lı yıllarda lise öğrencisiydim, lise 2’deydim. 1960 ihtilalini, 27 Mayıs’ı yaşadık. İhtilalin öncesi ve sonrasında yaşanan siyasi kargaşa veya ortamın gerginliği içinde gelişen politik olaylar ilgimi çekti. Bunlarla ilgilenmek, anlamak gerektiğini düşündüm ve bolca gazete, dergi kitap okumaya başladım. Sonrasında bir gün dedim ki bütün bunlar bir daha yaşanmaz, her birini yazayım. 1960 yılında yazmaya başladım, bir kâğıt buldum oraya yazdım, bir defter buldum oraya yazdım. Ama bunları atmadım hepsini bir yere koydum,uzun süren üniversite yıllarımla beraber notlarım o kadar çoğalmıştı ki… O günlerin anılarına ilişkin kitabımdakilerin büyük bir kısmı o günün kalemidir. Kitabın bütünü, o günün kaleminin günümüze göre biraz düzeltilmiş şeklidir. O zamanlar kitap düşünmüyordum tabi ama yazmaya devam ediyordum. Daha sonraları kitap haline dönüşmesine ilişkin adımımı askerlikte attım. Bana bir ajanda verdiler, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’da yapıyordum askerliğimi. Bunu ben ne yapacağım dedim. Nasıl doldururum dedim ben bu defteri, anılarım geldi aklıma. Bir hafta sonu eve gidişimde nerelere not almışsam hepsini alıp geldim, oturdum bir pazar günü, haydi yazayım dedim ve başladım ajandaya bu notları aktarmaya. Onca zaman geçti, kitap üzerindeki tarih sıraları benim geriye giderek tuttuğum notların buraya aktarılmasıdır. Bu notlarda ki anılarımın da bir kısmını bu kitabıma aktarırken, özel olan bir kısmı da bana kalsın demiştim. “Sana kalmasın, yaz” dedi arkadaşlarım, “Peki” dedim ve 2016’nın Ocak’ında başladım kitaplaştırmaya, özel olanların bir kısmı da girdi kitabıma 2017’nin Mayıs’ına kadar sürdü. Kitap böyle ortaya çıktı.

Kitaplaştırarak İTÜ ve öğrenci tarihi adına çok önemli bir katkı sunmuş olduğunuz için teşekkür ederiz, biz de İTÜ öğrencileri olarak bu sayede tarihe dair epey aydınlanma fırsatı bulduk. Döneminizin İTÜ öğrenci profili hakkında ne söyleyebilirsiniz, nasıl öğrencilerdi?
Şimdi arkadaşlar buna bir parça şöyle bakmak lazım, İTÜ öğrenci profilinden daha çok ülkenin içinde bulunduğu, içinden geçtiği dönemle ilişkilendirmek gerek. İçinde yetiştiğimiz dönemin enteresan bir altyapısı vardı. 27 Mayıs bana göre farklı bir olaydır. Sonradan yapılan ihtilallere benzemez. İlerici bir atılımdır ve o ilerici atılımın getirdiği bazı özgürlükleri toplum yaşamaya başlamıştı. Sendikalar ortaya çıktı, demokratik kitle örgütleri ortaya çıktı, çeşit çeşit kitapların basımı ortaya çıktı. Biz de o dönemde bilgiye açız. 60’lı yılların başlarında özgürlük ortamında hemen her konu konuşulabiliyordu, kitaplar yayınlanıyordu. Ben lisedeyken de çok kitap okurdum. Bursa Erkek Lisesi mezunuyum, bir şehir kütüphanemiz vardı, camiden kütüphaneye çevrilmiş bir yerdi, oraya giderdim. Günüm orada geçerdi, kitap okurdum. Üniversiteye geldiğimde de okumaya, öğrenmeye devam edince bende bir takım şeyler değişti. Lise ikideyken bir yere çalışmaya gitmiştim. O dönemin sosyalist partisi olan TİP(Türkiye İşçi Partisi) vardı. TİP’li bir ağabeyle, ismi kitapta da geçer, beraber sohbetler ederdik, o bana yön verdi. Sonra o kitapları da okudukça, aydınlandıkça, giderek kendime farklı misyonlar yüklemeye başladım. Dedim ki ben burada artık öğrenci gençlik içine geldim, farklı bir şeyler yapmalıyım. İnsanları bir yerlere götürmeli, bu anlamda elimden geleni yapmaya çalışmalıyım. Dönemin öğrenci profili buydu. Sorumluluk duygumuz farklı idi bizlerin. Farklı bir kuşaktık bana göre. Aynı zamanda belli kişilerle tanışma, konuşma fırsatı yakalıyorsunuz. Örneğin Harun’u(Karadeniz) tanıyorsunuz, Hasan Yalçın’ı tanıyorsunuz. Bunlarla beraber başka bir kimlik beliriyor sizde. O kimliğin içinde ne yapabilirim diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bu kaygılara düşüyorsunuz. Bugün mesela kıyaslarken, sizler için söyleyecek olursam, siz oralardan gelmediniz, oralarda yetişmediniz, öyle bir kimlik oluşturacak bir kimya içinde olmadınız. Bizim gelişmemize, yeşermemize uygun ortamı sosyo-politik olaylar belirlemişti. Sizde hepsinin tersine, bu ortamı sağlayan her şeyi kestiler biçtiler, yok ettiler. Bugün bizlerin şunu deme hakkı yok: “Bugünkü çocuklar apolitik, hiçbir şeyle uğraşmazlar”. Kendi kendime onun cevabını verecek olursam; 3 tane kızım var benim, ben kendi kızlarımı o politik ortama uygun yetiştirmeye çalıştım. İstedim ki insanları, dünyayı algılamaları bana benzesin. Bu böyle olmadı Türkiye’de. İnsanlar, çocuklarını esirgediler. “Aman” dediler, “bizim çocuğumuz olaylara karışmasın, ben bu çocukları kollayayım”. Yani bizlerin kollamacı, korumacı tavırları 80’den sonraki kuşağı kayıp kuşak yaptı.

Şimdiki gençlerin apolitik olmasının nedenlerini az çok konuşmuş olduk. Diğer yandan da baskıya, kısıtlamalara rağmen internet gibi bir gerçek de var. İnternet üzerinden araştırmaya giren, farklılık yaratmak isteyen gençler de var. Onlara ne söyleyebilirsiniz?
Bilgisayar, iletişim kaynaklarının gelişmesi, bunların hepsi insanı ve toplumu bir adım öne taşıyan bulgular. Öyle ama merhabanızı, birbirinizle direkt olan ilişkinizi, göz göze bakışırken gülümsemenizi, bunların hiçbirini ifade edecek bir şey kalmıyor. Yakınlaşmayı sağlayan bir ortam olduğunu düşünmüyorum. Bunları katiyen teknolojinin gelişimini küçümseme amaçlı söylemiyorum. Yani kullanımının getirdiği faydaların yanında bana göre asosyalleşmeyi de beraberinde getiriyor.
Mesela şuan endüstri 4.0 tartışılıyor. İçinde insanı barındırmayan, insanı iten her şey bana yanlış gelmiştir. İnsanı barındırırken insan bundan pay alıyor mu, almıyor mu, bunları da konuşmak gerek. 800 milyon insanın işsiz kalacağından bahsediliyor 2020’li yıllarda. Ne demek bu, paylaşımdan pay almayan insanların oranının ne boyutlara geleceği açıkça gözler önüne seriyor. 800 milyon insanın bütün bunlardan sonra ayağa kalkıp kendisine bu gelişimden bir pay talep edeceği toplumsal olayları da beraberinde getirirse ne ala. Dünya 2050 yılında “efendiler ve paryalar” dünyası olacaksa yok olsun o dünya. Atom bombasıyla patlasın yeniden dirilsin. Bir takım egemenler her şeye sahip olup kontrol edecek, bir takım insanlar da onun verdiklerinden karnını doyuracak, sürünecek. Böyle bir şey olamaz.

İTÜ’deki dersleri de sormak istiyoruz. O zamanki dersler ve zorlukları nasıldır?
Ben iyi bir öğrenciydim. Evet üniversiteye kadar öyleydim. İTÜ’yü ilk sene kazanamamıştım, ama tıp fakültesine girebiliyordum başarılı öğrenci kontenjanıyla. Babamı kandırdım ben mühendis olacağım diye… Bu arada ben makina mühendisi olmayı çok istiyordum, elektrik aklımın köşesinden bile geçmedi. 2. sene sınava tekrar girip elektriği kazandım. O zaman sıralama inşaat-mimarlık-makina-elektrik şeklindeydi. Daha sonra da diğer bölümler gelirdi: kimya-metalurji vs. diye… Sınav şu şekilde yapılırdı: İlk gün matematik sınavı oluyordu 3 saat. 5-6 soru veriyorlardı, kağıda yazıyorduk. İTÜ’nün sınavına girdim, yurtdışında okumak için yapılan sınava girdim, fen fakültesinin sınavına girdim, bu şekilde sınav sınav dolaşıyorduk. Amerika’da Maden Mühendisliği sınavını kazandım. Babam öğretmen, fakat tüccardan kefil gerekiyordu, onu da bulamadık. Öğretmenden kefili kabul etmeyen bir toplumuz. Teknik Üniversite’de 2 sene matematik, fizik, kimya gibi temel dersleri alırdık. 4. yarıyıl sonunda herhangi 1 vizen bile kalmışsa 5. yarıyıla devam etme hakkımız olmazdı. Ben bir tek teknik resim dersinden dolayı 5. yarıyıla devam edemedim. Bursa’dan gittim geldim öyle devam ettim, dersi verdikten sonra biraz daha rahatladım. İTÜ’nün içinde politik kimliğimle yerimi alışım ondan sonra başladı.
Daha sonrasında İTÜ yurdunda kalma hakkına kavuştum.. İTÜ yurduna girdikten sonra çevrem genişledi, bir sürü şeyi birlikte yaşar olmaya başladık. Artık 1963’lerin 1964’lerin olumlu siyasi havası tersten esmeye başladı. Antikomünist propagandalar yoğunlaştı, ortalığa şeriatçılar çıkmaya başladı. Şu an meclis başkanı olan adam(İsmail Kahraman) bunların(Milli Türk Talebe Birliği) başındaki adamdı. Abdullah Gül de o grubun içindeydi. Yani o tür siyasi gerilimler artmaya başladı. Siyasi gerilmelerle beraber işi başka bir boyuta çekmeye çalışan insanlardı bunlar, gençlerin politikayla ilgilenmesinden rahatsız olanların insanlarıydılar.
Örneğin, Teknik Üniversite’de hiç kimse, sosyal demokratlar bile bizim söylediklerimizin karşısına çıkmazlar bizimle beraber tavır alırlardı. Türkiye’nin politikası içinde İTÜ neredeyse belirleyici bir etken haline gelmişti. O zamanki adı İTÜ Talebe Birliği’ydi, biz İTÜ Öğrenci Birliği yapmıştık. Hatta öylesine politik tavırlar çizmeye başlamıştık ki, o günün siyasi literatüründe sosyal ve ekonomi-politik olarak kimler önde gidiyorsa, onlar bize gelirlerdi cumartesi günleri öğleden sonra bol bol seminerler verirlerdi ve karşılığında da karşılıklı sorular sorup tartışırdık. Sadece İTÜ öğrencileri de değildi, farklı üniversitelerden de öğrenciler gelirlerdi. Politik tartışmaların yapılabildiği, aklın ve bilimin esas alınarak bu tartışmaların ilerlediği bir ortamdı. Birilerinin desteğini alan karşıt gruptakiler de işin bu boyutunu farklı yönlere kaydırmaya çalışıyorlardı ve kavga ortamı yaratmaya çalışıyorlardı. Üstümüze çok gelmeye çalışırlardı, düşünmemizi tartışmamızı sorgulamamızı istemiyorlardı. O çıkışın sonunda vardığımız nokta 1967’lerden 1970’lerde çok ileri boyutlarda, hatta siyasi boyutta müdahaleye kadar geldi. 1971’in 12 Mart’ında siyasi iktidara el konulup bir dolu devrimci demokrat arkadaşımızı yok ettiler. Bunların öyküleri kaldı hepimize.

İTÜ Öğrenci Birliği seminerler, söyleşiler düzenleyen yapıydı dediniz. İTÜ ÖB nasıl bir yapıydı, açabilir misiniz?
İTÜ ÖB bahsettiğim yıllarda değil İstanbul, Türkiye’nin siyasi atmosferinin içinde önder bir yıldız gibi parlamaya başlamıştı. Yaptığımız bu eğitim çalışmalarının yanında İTÜÖB’nin lojistik anlamda kaynağı da vardı. Gümüşsuyu’ndaki yemekhaneyi İTÜ ÖB olarak öğrencilerle birlikte çalıştırırdık. 5 kuruşluk bir karımız yoktu. Öğrencilerin 240 lira devletten kredisi olurdu. 2 lira öğle yemeği, 1.5 lira akşam yemeğine veriyorlardı. 35 lira da yurt için veriyorlardı, kahvaltıyla da beraber yurt ve yemek masraflarını toplamda aylık 175 lira oluyordu, Devlet kredisinden geriye 65 liramız da kalırdı. O parayla ara sıra gider Taksim’de 1 kadeh şarap bile içerdik, öyle keyiflerimiz de vardı. Şimdi bakıyorum herhalde böyle bir şey mümkün değil. Öğrenci sadece devletten aldığı krediyle hem burada yurtta kalacak, hem yemek yiyecek, hem de parası artacak.
Onun dışında İTÜ’ye giriş sınavına hazırlık için Öğrenci Birliği’nin düzenlediği 15 günlük kurslarımız vardı. Bu kurslar 1969 yılına kadar sürdü. Bu kurslarda profesörler, asistanlar veya uzmanlar tarafından ders verilirdi. Örneğin Fizik derslerini Prof.Nusret Kürkçüoğlu verirdi. Öğretmenlerin paralarını İTÜ ÖB öderdi. Öğrencilerden 50 lira alınır, onlara yurt verilirdi yazın ve kendi paralarıyla yemekhanemizden yararlanmaları sağlanırdı. Ben ÖB saymanı olduğum zaman aralarında profesörlerin de olduğu Öğretici hocalarıma para verirken tuhaf olurdum. “Profesör ya, ben buna nasıl para vereceğim” derdim.
Eskiden İTÜ’nün Taşkışla ile Gümüşsuyu yerleşkeleri arasında bir alan vardı ve o alana bir ara sirk kurulacak dendi. Rektör Bedri Karafakioğlu sirk kurmak isteyenlere de gidip öğrencilerle anlaşmaları gerektiğini söylemişti. Onlar da bize geldiler, ben de saymanım. Dediler ki “Sizin izniniz olmadan Bedri Bey bize izin vermiyor, siz de ne olur izin verin”. Şimdi bunları şunun için söyledim, İTÜ ÖB’nin öğrencilere bazı imkân sağlayabilecek durumu vardı. Yer verirdik, yemek verirdik. Deniz (Deniz Gezmiş) de İbrahim (Kaypakkaya) de gelirdi, diğer arkadaşlarımız da gelirdi. Tüm bunların ötesinde kaynaştığımız, saygıyla andığımız büyük dostluklar edindik İTÜ’lü öğrenciler olarak. Geceleri sazı eline alan başlardı türkü söylemeye, hep beraber türküler söylerdik.

Peki bu yemekhaneyi öğrenciler mi kuruyordu? Öğrenciler mi yemeği veriyordu mesela?
Kendi aşçılarımız vardı ama kontrol eden öğrencilerdi. Satın alma işlerine gidecek arkadaşların isimlerini 15 günde bir değişmek kaydıyla ila edilirdi 3 kişi, hepsi de İTÜ öğrencileri arasından. Pazar araştırması yapan arkadaşlara günlük olarak liste verilirdi ne alınacak diye, malzemeler kamyonlar la gelir ve aşçılarımıza verilir, aşçılarımız da yemeği yapardı. Yemekhanenin arkasından aşçılarımızın yatakhanesi vardı, orada kalırlardı. 10 kişiye yakın aşçı kadrosu vardı. Bütün bunların masraflarının büyük bir kısmını da İTÜ karşılardı. Rektörlükten yemek yardımı yapılırdı. Kantinimiz vardı ÖB işletirdi, kiraya verirdik. Enteresan bir anım vardır, o günlerde Coca Cola Türkiye’ye yeni gelmişti. Yaygınlaştırmak için kola kapağında bir ikramiye verirlerdi. O zamanlarda da araba mı ne veriyorlardı, kapakta çıkıyordu. Geldiler, ısrarla “bizim okula girmemizi sağlayın, burada satışımıza izin verin biz de arabayı burada çıkaralım” dediler. Kovaladık Coca Cola’yı istemedik. Orada da ben ön plandaydım oranın işletme sorumluluğu bendeydi o zaman, “Burada Coca Cola satılmaz” demiştim.

O dönemde hocalar nasıldı? Tarık Hoca’yı (Tarık Özker) bilmiyorduk mesela sizin anılarınızdan öğrendik.
Devre analizi ve devre sentezi dersi verirdi. Ders konusunda o kadar ciddi idi ki çok zor not verir, sınıf dökülür, 100 kişilik sınıftan 15 kişi ya geçerdi ya geçmezdi. Bütün bunlara rağmen öğrencilerin ders konusunda en sevdiği bir hocaydı, çünkü öğretirdi, “mühendis olarak farklı bir biçimde analiz et, sentez et” derdi.
Tarık hoca İTÜ’nün en devrimci demokrat, en ileri görüşlü antiemperyalist ,insanıydı. Bizi sadece elektrik mühendisi olarak eğiten bir insan değildi. Her derse girdiğinde 5-10 dakika ülkenin gündeminden konuşur ve ülkenin gelişimi için düzgün yollar anlatırdı bize. Derslerine Maden Fakültesi’den, İnşaat Fakültesi’den, hatta Hukuk Fakültesi’den insanlar gelirdi. A-501 numaralı amfimiz vardı 200-250 kişilik, ayakta duracak yer bulamazdık. Şimdi bu dershanenin ismi Tarık Özker Amfisi’dir. Öğrencilerin her anlamda yanındaydı. Bizim öğrenciliğimizin çoğu zamanı Amerika’nın 6. Filosu’nu kovalamakla geçmişti. Öğrenci olaylarının çokça içinde bulunduğumuz için Hasan Yalçın’la beni okuldan atacaklardı, atılma kararını Tarık Hoca durdurmuştur. Bu denli de gözü pek bir insandı.

İTÜ’de aklınızda kalan en duygusal, en mutlu olduğunuz hayatınızı etkileyen veya en çok iz bırakan olay hangisiydi?
İTÜ ÖB’de görev yapmak adına her fakülteden 10 aday seçilir, 10 kişiden de 7’si seçilir ve Öğrenci Birliği oluşurdu. Ben ve Hasan Yalçın Elektrik Fakültesi’nden aday gösterilmiştik. Toplantılar yapılıyor yönetim kurulu oluşturulmaya çalışılıyordu. Ben yönetimde olmayı pek istemiyorum. Biz de ev olarak İstanbul’a yeni taşınımışız yeni evliyim, yine işin içinde olayım da bana yönetimsel bir şey vermeyin” diyerek gerekçeler öne sürüyordum. Tartışmalar oluyor vs. baktım ben sözümü dinletemeyeceğim, utanarak söylüyorum oradan çaktırmadan kaçtım. O gün Kocamustafapaşa’ya, eve gitmek için otobüse bindim. Beyazıt’a geldiğimizde Beyazıt Meydanı’nda bir öğrenci hareketliliği, koşuşmalar var. Hemen otobüsten indim, İstanbul Üniversitesi’nin Öğrenci Birliği seçimleri varmış. Bizim demokrat çocukların hepsi orada, dediler ki buradaki seçime sağcılar müdahale edecek, onları engellemek için buradayız. Neyse, salona girdik izliyoruz, sayımlar başladı. Faşistler sayımda geriye düşünce sandığı alıp kaçtılar. Torbayı Kumkapı’da bir alana götürüp toprağa gömerken polis bunları görmüş. Olayın benimle ilgili kısmı ise olayların bitişinde oldu., ben arkadaşlarımca yargılandım. Benim orada ne işim var, İTÜ’de toplantıda olmam gerekiyordu, “Sen niye kaçtın?”. Evet benim utanarak andığım bir olay olarak kaldı.

Vedat Demircioğlu’nun Gümüşsuyu’nda öldürüldüğü olaylar var. 3. sayımızda daha çok Harun Karadeniz’in kitabındaki anılarından yararlanarak bir yazımızda bahsetmeye çalışmıştık, sizden de dinlemek isteriz bu olayları.
Biz öğrenci birliğinin toplantı salonlarında tartışıyoruz, konuşuyoruz dışarıda şöyle gerilimler artmaya başladı: Taksim’den Gümüşsuyu’na inerken 6. Filo’nun askerlerinin kaldığı Opera Oteli vardı. Öğrencilerin bir bölümü Opera Oteli’ndeki Amerikalıları yanlarında kadınlarla içeri girerken görmüşler, oteli taşlamışlar, polis müdahale etmiş. Çocuklardan birkaç kişiyi almış götürmüşler. Gümüşsuyu’nun içeriye futbol sahası kadar uzaklıkta bahçesi vardır ve yurt oradadır, yolla onun arası nereden baksanız 100 metreye yakındır. Onlar(polis) orada duruyolar, biz burada duruyoruz. Büyük bir gürültü patırtı var ama ne onlar saldırıyorlar ne de biz onlara bir şey yapıyoruz. Baktık bunun süreceği yok, çocuklarla dedik ki artık gidip yatalım, onlar da yumuşasın biz de yumuşayalım. Ben de ne diyeyse eve gittim o gecenin köründe. Taksimde arkadaşlarla çorba içtikten sonra gittim eve.. Yurttan ayrılmış evde kalıyorum o zamanlar. Gecenin bir vakti saldırıya geçmişler. Bu arada sivil polis olduğu sonradan öğrenilen biri arkadaşlara saldırınca derdest edilip öğrenci birliğine getirilmiş. Bu da gerginlik yaratan bir unsur olmuştu. Yurdun iki katı yatakhaneydi, alt katı sosyal amaçlarla kullanıyorduk. Ta yurdun iç noktalarına, en üst ikinci kata kadar girmişler, “Vurun namussuzlara,, öldürün komünistleri!” gibi sloganlarla hücum etmişler. O gün orada olan olan polis var, Enis Ayar, onun söylediklerini de okuyabilirsiniz*, kitabıma da ekledim. Postanemiz vardı girişte, fotoğrafı vardır, “Kan Gölü”. Vedat’ın pencereden atmışlar, sürükleye sürükleye oraya getirmişler. Sonrasında Taksim’e çıktık bir yürüyüşle, tek bir polis yoktu.Daha sonra Rektörün yurt binası üniversite alanı sayılmaz deyişinin saldırıya yol açtığı çok konuşulup tartışıldı.
İTÜ devrimci bir odaktı. Onun etrafında söylenen sözler bütün kamuoyunun gözündeydi. Mesela bugün ne kadar anlamı var ne kadar yok bilmiyorum ama biz İTÜ’lüler olarak, birilerinin hakkını gasp edilmiş olarak gördüğümüz ve bu arkadaşlarımızın parasıyla eğitime zorlanması gördüğümüz özel okullara karşı çıkmıştık. Özel okullara karşı çıkış İTÜ tarihinde yaşanmış en önemli uç eylemlerden birisiydi, bütün üniversite bu eylemin etrafında birleştirmişti. Sağcısı, solcusu, öncüsü, artçısı herkes bu konuyla ilgili eylemin bir yerinde duruyordu. Kimi pasif seyirci, kimi aktif en önde yürüyerek. İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüş yapmıştık. 7 Kasım’da başladık 21 Kasım’da bitirdik. Yol boyunca eğlenceli şeyler oldu. Otobüslerde kalıyorduk, akşam kalıyorduk sabah otobüsleri gönderiyorduk. Yürüyüşle gidiyoruz, yağmur yağıyor. Yağmurluk almışız, yağmurluk ama ne yağmurluk, metrelerce poşet aldık, katladık, kollarını açık bıraktık. Kollar ıslanıyor ama vücut korunuyor. Ancak giydiğin zaman bir şişe gibi oluyorsun. Ben arkadan yürüyorum, kafile önden gidiyor. Bolu Dağı’dan çıkarken bütün otobüsler durup bakıyorlar, ondan sonra gülüşmeler oluyor. Ya dedik ki “N’oluyor? Niye gülüyorsunuz?”. “Yürüyen şişe gibi görünüyorsunuz” dediler. Sonra baktım gerçekten öyle görünüyormuşuz. Bir takım şeyler hareket ediyor, farlar vuruyor, farlar vurdukça parlıyor, yürüyen şişeler. Böyle bir anısı da vardır.

Peki İTÜ’deki bu Milli Türk Talebe Birliği tarzı oluşumlar nasıldı?
Yani vardı tabii ki ama azlardı. Güçleri çok fazla değildi. İşlerini çok gizli yürütürlerdi, kendilerinin etkin bir pozisyona gelmelerine biz izin vermezdik. Fakat şunu da söyleyeyim. Yurtta sesleri daha çok çıkardı.

Son olarak İTÜ öğrencilerine ne önerirsiniz, hayatlarının devamı ve mühendislik yılları açısından?
Öncelikle şunu söyleyeyim, elektrik fakültesi mezunu olduğum için iş anlamında kendi fakültem hakkında konuşabilirim. Seçtikleri dal çağının gereksinimlerini karşılayacak, onu daha ileri taşıyacak bir dal. Teknoloji orada gelişiyor bilim orada gelişiyor ve gelişimin altyapısı buradan geliyor. Bir de şu var, kendi zamanıma ilişkin konuşayım, İTÜ’de zamanımızda iyi eğitim aldık biz. Benim girdiğim sene İTÜ, Türkiye’nin tek Teknik Üniversitesi’ydi zaten, daha sonra ODTÜ açıldı, daha sonra da KATÜ açıldı. Şuan baktığımda o günün koşullarında ve şu an eğitim verdiğini söyleyen üniversiteler arasında, kıyaslama bile yapmam, onların eğitim verdiğine inanmıyorum. Sadece vakıf üniversitesi olarak da söylemiyorum. Şurada bir ayrışma var: Çok varlıklı ailelerin çocuklarına eğitim vermek maksadıyla kurulan Koç gibi Sabancı gibi büyük sermaye gruplarının üniversitelerinin eğitimleri şu şekilde sınırlanıyor, paraları var, binaları var, hocaları da bizlerden çalıntı, kendilerinin yetiştirdikleri hiçbir şey yok. Hazır esvapları alıp bir yere götürdüler. Yetiştirdiğimiz bütün insanlarımızı biz Teknik Üniversite olarak kaybettik. Nasıl kaybettik? YÖK‘le kaybettik. YÖK, Teknik Üniversite’nin belası oldu. İTÜ Elektrik Fakültesi’nin çınarları hocalarımıza sorun, YÖK’ün İTÜ’nün celladı olduğunu söylerler. Umarım değişir. Umarım sadece üniversiteden mezun olan mühendisler olmanın ötesinde kaygılar oluşur tekrar. Mesela biz bir toplantıya gittiğimizde bir yürüyüşe katıldığımızda akşam niye gittiğimizi oturup tartışırdık. Güzel anlatırsan ertesi toplantıya ne zaman gidiyoruz diye sorarlardı. İTÜ öğrenciliği bir kültür alışverişiydi, kültür merkeziydi. Öğrenci cemiyetleri fakültelerin içindeydi, dekanlık bize oda verirdi. Sizin kulüpleriniz varmış şimdi sanırım, öğrenciler çoğunlukla kulüpler aracılığıyla bir arada oluyormuş. Kültür kulüplerinizi kurun. İleriye taşıyacağınız şeylerle bağ kurarak, iletişim kurarak yapabilirsiniz.
En son olarak şunu söyleyeyim, burada anlatabildiklerim kitabımın onda biri değil. Sizlerin okuyarak gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim ama herkesin okumasını da isterim. Çıkardığınız bu güzel derginin yaşatılması da sizlerden sonra devam etmeli, İTÜ’lü olmak budur.
* http://www.hurriyet.com.tr/68-li-frukonun-uzun-yuruyusu-3667061